Hücre...
Uzayıp duran sakalıma yabancıyım
Yabancıyım uğuldayan kuş seslerine
Ve hiç bir çiçeğin adını bilmiyorum
Tılsımında zehirleniyorum zamanın
Ve hiç bir kahramanım yok artık
Günlerdir çırılçıplak bedenim
Hiç bir ses yok
Gece yok
Hep ötemde duruyor gençliğim
Gözlerim hep karanlık
Med-cezir zamanları denizin
Ve yağmurlar başlamak üzre
Tenim ıslak ve çürümüş
Tırnaklarım yok yerinde
Dipsiz ihanetler hazırlanıyor adıma
Ve ben yabancıyım gövdeme
Gülüşüme yabancıyım
Günlerdir uzayıp duruyor sakalım
Ve hiç bir çiçeğin adını bilmiyorum
Veysi Atlı.
cuidia bulunduğum yerden fırlatıldığımda içimden geçmiş midirim öğrenmek isterim
evet durulamıyorum
kay(n)ıyorum
beni soluklayacaksın her sabah
kay(n)ıyorum
ciğerinde bir oda ayarla
kay(n)ıyorum...
çöl ki ne çöl
kumların kavgası başladı rüzgarlarla
tepeler taşınıyor
yamaçları uzanıyor yerlere
uzaktaki bir oksijen gibi bekletiyorsun kendini
ciğerimi taşıyorum sana
dalak, dalak damlıyor yola: yetiştiremiyorum yanına...
sokağa çıkmayan ölüler bilemezler...
büyük bir kıvılcımın içerisinde
kendimi yelliyorum
derim patlıyor her esişimde
ve kemiğimi buluyor hava
yeni bir deri istiyorum güneşten
annem huylanıyor bundan
vazgeç diyor
kulaklarımı buruyor sonra
diyor yaşam/a
a'yı ben ekliyorum sonuna...
aynaların ininde üvey bir kulsam...
ahhh ne vardı bu kadar saklanacak yaşamda
başımda ağır bir mermer
üzerinde deprem kırıkları olsaydı
ve yazılar
ve hatırlanmalar
dış kimlik yazıtları silik
sıra no hiç eklenmemiş
bulsaydım sessizliği orada
bulunsaydım...
git kendine bir yolcu ara şimdi
değdir taşınmaları her yerine
hadi git
sırtla yitmeleri
vahalardan bal sağ ağzına
bir böceğin içine gir oyalan biraz
canın sıkılınca çık dolaş ellerinde
karnın acıkınca biraz zaman dilimle sofrana
doyamadan kalkma sakın taşın içerisinden
ağzını doldur
rüzgarlar sürünsün eğimlerine
boşalt şimdi evrelerini...
evet git
kuşlar olmasa da olur orada
ama muhakkak bir kanat göreceksin
her uçuş bir meraktır biliyorsun
bunu bilmiyordum bende yeni öğrendim
kim uçmuyor ki sanki
baksana bütün evren havada
herşeyin kanatları var
ama sana öyle görünmeyebilir
başka bir şey sanabilirsin çırpınmaları
hayat gelir mesela
hayat
hay/at ...
ama o yok
o yaşam dediğinin: her zerresi ayrı yerde duruyor
bileşken bir şey değil o
o kendini var edemedi bir türlü
duydum bunu bizzat kendisinden
parça, parça söyledi
birden bire telaffuz edemedi uzantılarını
hatta parçalarını bile tanıyamadı desem yeridir
nedendir bilmem öyle oldu işte
dilini boğazında tuttu: boğacak sandım kendini
çektiği nefesi unutmuştu içerisinde
dışarı çıkaramıyordu bir türlü
konu o değil di ama neden böyle bir şey yaptı
bi anlayabilsem
bi anlayabilsem
bi anlayabilsem...
cuidia en iyisi
sen bana annenin düşlerini anlat...
benim annemin masalı buydu...
çok dinledim...
yoğruldum adeta...
bu masalın huylarıyla...
mustafa yeşilkaya
saçlarında şimşek parçaları, dilinde kırağı,
sen kimin yetimisin,
kimi bekliyorsun durduğun yerde?
sağır bir günün sonunda dilsiz bir gece
sarıp sarmalıyor seni,
gökyüzü gıcırtıyla kapanıyor üstüne.
bak ömrün yarılandı,
karanlığı kullanmayı öğrenmelisin.
yazısı akmış ıslak bir sayfa elinde,
yara bere içinde morarıyor şiirlerin.
artık tutunacak kimsen kalmadı,
nasıl biliyorsan öyle düğümle zamanı.
bütün ölümleri gör,
birini evlat edin kendine.
oysa sen, boş bir kabın taş darası.
yine de denkleştirip gidiyorsun hayatı.
tuzağa yem, hançere bağ oluyorsun.
zehire katıyorlar seni, şair ne duruyorsun
gemilere bin, trenlere atla.
kimsenin umursamadığı, hiçbir işe yaramayan
kaldır şu gereksiz tanıklığı ortadan.
ne kadar tıkasan kulaklarını,
duymamaya çalışsan
göğsünde bir titreşimdir konuşmaları.
görmesen seslerden anlıyorsun.
kazdıkları çukuru, ördükleri duvarı.
çakılısın buzdan çivilerle
boynu bükük bir haçın üstünde.
yerde buluyorsun kendini her sabah,
yeniden gerilmek üzere,
saçlarında şimşek parçaları, dilinde kırağı
daha ne bekliyorsun durduğun yerde?
katmerli yalanı gördün, yalınkat gerçeği,
bilicinin ürpererek söylediği
sevgi gereksinimlerini gördün kimilerinin,
tırnaklarını denemek için
yılanın deri değiştirmesini,
gülüşün kurdunu, sineğini gözün;
yüreğinde bir ağaç gürültüyle devrilirken,
aksayarak yürüyen umudun arkasından
gülün kanayan hüznünü gördün.
işte tanıksın ölümün pazarlık ettiğine
toptan ve perakende,
pantolon ütüsünün keskinliğine,
bozulup bütünlenmesine paranın,
mevsimsiz bir çocuğun kekre yüzüne,
yabancı işçiliğine martının
deniz olmayan bir uzak ülkede,
daha binlerce, binlerce şeye.
yaz bunları ve imzala sana yetecekse.
bana delik deşik bir yürekle
pası küflü, çürümeyi söyle.
yangın yerlerinin katran gözyaşlarını,
bana göçüğün kırık kemiklerini,
sancısını suyun, rüzgarın yırtık yerini
ve bunlardan payına düşeni söyle.
ne kadarı kaldı babandan,
sen ne ekledin üstüne,
acının sana getirdiği ürem ne?
şair bana mutluluktan söz etme,
beyaz baston kullanan bir dille.
işte tanıksın daha nelere?
testi gömüyorlar göğsüne eskisin diye,
keçe gibi kimi zaman, parlatmak için
bakır kaplara sürüyorlar seni
şair hiçbir tansık bekleme,
dolaş yıkıntılar, çöplükler içinde,
sen ey gülünç ve deli mesih;
ölmeyi bilmediğine göre,
saçlarında şimşek parçaları, dilinde kırağı
pelteleşmiş yapışkan haçını
ıslık çalarak sokaklarda sürükle.
Metin Altıok